HEMDEM – 2
Odasına girip üstündeki parkayı çıkarırken bu kez uzun zamandır uğramadığı odasına göz gezdirmeye başladı. Her şey bıraktığı gibiydi. Ceviz ağacından yapılmış kızıl ışıltılar barındıran bir kahverengiye boyanmış masasına doğru yaklaşırken arkasında asılı olan Atatürk Portresine ve Türk Bayrağıyla da selamlaştı. Yüzünde huzurlu, gururlu bir ifade belirip kayboldu saniyelerle. Soğuğun işlediği parkasını çıkarıp askıya astı, birkaç adımla koltuğuna varıp sonunda oturdu. Sırtını deri kaplı arkalığa yasladı. Günler sonra bedeni ilk kez bu kadar rahat bir yüzeyle buluşunca garipsemiş gibi irkilip kıpırdanması da meslek sevdasına dahildi. Kendi hâline tebessüm eder gibi olurken başını hafifçe salladı. Masasına bırakılmış birkaç evrakı fark edip onlara göz gezdirecekti ki odanın kapısı çaldı.
“Gel!” Önce kapının aralandığını ardından da kişinin adım seslerini duydu. Tıpkı masasına yaklaştıkça aldığı solukların da sıklaştığını duyduğu gibi. Postallarından çıkan o tok sesi dinlemeyi sürdürürken
“Kahvenizi getirdim komutanım.” Diyen titrek sesle başını evraklardan kaldırdı ve karşısındaki genç adama baktı kısa bir an.
“Gel Hamza, gel.” Derken düşünceliydi, bu sebeple de mırıldanır gibi konuşmuştu. Kendisinde beklenmeyecek, sık da görülmeyecek bir davranıştı bu. Hamza, komutanına kocaman açtığı gözlerinin ardından bakıp kalırken, komutan da gözlerinin ucuyla askerine bakmıştı. Sesindeki mırıltının, beden dilindeki sakinliğin aksine surat ifadesi dümdüzdü, hareleri alev alevdi sanki. Hamza o alev bürünmüş gibi hareleri gördüğü an kendine gelip tepsinin ortasındaki kahve fincanını kavradı.
15.03.2021